Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor: Siyasi partiler sosyal sınıfları yeterince dikkate alıyor mu, hangi toplumsal kesim büyüyor, neye göre oy kullanıyoruz?

Türkiye Cumhuriyeti 100. yaşına girmeye hazırlanırken, çoğu zaman kâğıt üzerinde var olan, olgunlaşmakta zorluk çeken, var olmaya yaklaşıldığında önüne atılan taşlara takılan demokrasisi belini doğrultmaya çalışıyor. 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet, kurucu liderinin koyduğu ve 10. yıl söylevinde “Bundan sonraki gelişimi ile geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır” diye yinelediği “muasır medeniyet seviyesi”ne ulaşmak için hangi yolun doğru olduğunu tartışmaya devam ediyor. Türk halkı, bu yol haritasını belirlemek üzere bu sene, birçok kişi tarafından “100 yılın en önemli seçimi” diye nitelendirilen oylama için sandığa gidecek. Haber merkezlerine anketler yağıyor, çeşitli sonuçlar her akşam televizyonlarda konuşuluyor, gündemin sandığa nasıl etki edeceği ele alınıyor. Peki seçmenler, tercihlerini neye göre yapıyor?

ODTÜ’de uzun yıllar akademik çalışmalarının yanı sıra üst düzey idari görevlerde bulunan, Harvard Üniversitesi ve WZB Berlin Sosyal Bilimler Merkezi’nde misafir akademisyen, Oxford’da akademi üyesi olarak bulunan, geçtiğimiz dönemde parlamentoya giren ve CHP yönetiminde görev üstlenen Türkiye’nin önde gelen sosyologlarından Prof.Dr. Sencer Ayata’ya göre bu soruya cevap ararken “Sınıflar”ı incelemek çok önemli. Bu sebeple Prof. Ayata ile yaklaşık üç senedir sürdürdüğümüz “Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan” başlıklı söyleşi serimizin 9. bölümünün merkezinde bu tema var.


Prof. Dr. Sencer Ayata

Oy verme davranışı kuşkusuz çok boyutlu ve çok karmaşık bir olgu” diyen Prof. Ayata, “Seçmenlerin sadece sosyal sınıf konumlarına bakarak siyasi eğilimlerini anlamamız ve gelecekte nasıl karar vereceklerine ilişkin tahminlerde bulunmamız doğru olmaz” değerlendirmesini yaptı. Ayata, oy verme kabinine giren bir kişinin mührü nereye basacağına, parti liderlerinden hayat beklentisine yayılan birçok etkenin rol oynadığına dikkat çekti. Bununla birlikte sosyal sınıf analizlerinin seçmen davranışını anlamak için vazgeçilmez öneme sahip olduğunu ve aslında kültür kaynaklı gibi görülen temel siyasi davranışların temelinde sosyo-ekonomik ve sınıfsal faktörlerin yattığını vurguladı.

Ayata, siyasetin özel dikkat göstermesi gereken gruplardan birinin “çalışan yoksullar” olduğunu söylüyor. Prof. Ayata bu grubu, “Bir işi olduğu halde geliri yoksulluk sınırının altında kalanlar” olarak tanımlıyor.

Siyaset sahnesinin başrollerinden biri de siyasi partiler ve onun öne çıkan mensupları, dolayısıyla onların davranışları da belirleyici. Prof. Ayata’ya göre ana haber bültenlerinin değişmezi haline gelen “siyasilerin esnaf ziyaretleri” önemli olsa da, siyasiler başka sosyal gruplarla bire bir temasta noksan  kalıyor. Fabrika ve büro ziyaretleri, bu kadar sık yapılmıyor. Oysaki beyaz ve mavi yakalılar, çok ciddi bir oy potansiyeline sahip.

Prof. Ayata, “Siyasi partilerde şöyle bir anlayış çok hakim: Oy aldığımız kesimlere ve yerlere değil en az oy aldıklarımıza bakalım. Seçmen davranışına ilişkin bütün bilimsel bulgular ve stratejik deneyimler bunun tersini öneriyor” dedi. Ayata, bu doğrultuda özellikle muhalefetin oy almakta zorlandığı kesimler yerine, zaten yüksek oy aldığı kesimlere odaklanıp o grupta oyunu artırma çabasının değiştirici etkisi olabileceğini savunuyor.

“Türkiye’de türdeş bir muhafazakâr okyanusu yok. Kaldı ki muhafazakâr dediğimiz bloğun içinde çok farklı kesimler var. Siyasi iktidar merkezli olarak şöyle bir algı yaratıldı. bu büyük muhafazakar kütle seküler, cumhuriyetçi, modern partilere, CHP’ye asla oy vermez. Oysa araştırmalar ılımlı muhafazakarlar, geleneksel muhafazakarlar, laik dindarlar, sofu yada koyu muhafazakarlar, ideolojik İslamcılar gibi farklı kesimlerin varlığına işaret ediyor. Muhafazakarların önemli bir bölümü yalnızca SP’ye ve AKP’den kopan partilere değil, İYİ Parti’ye, CHP’ye de oy veriyor.” 

Oy verme davranışını etkileyen etmenler

Prof. Dr. Sencer Ayata’ya yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:

– Kamuoyu yoklamaları vasıtasıyla Türkiye’de farklı toplum kesimlerinin oy verme davranışında meydana gelen değişiklikleri izliyoruz. Sosyal sınıf temelli oy verme davranışını konuşacağız ama önce seçmen davranışını genel olarak ele alalım. Nelerdir seçmen tercihlerini etkileyen belli başlı unsurlar?

Şunu öncelikle vurgulamak istiyorum. Son zamanlarda biraz göz ardı ediliyor ama seçmen davranışını iyi tahlil etmek öncelikle bakılması gereken alan toplumsal yapı ve sosyal sınıflar. Sosyal sınıf yapısında uzun dönemde meydana gelen değişiklikler ve bunların seçmen davranışına yansıması. Ama oy verme sürecinde bir çok nedenin iç içe geçmesi söz konusu. Tek bir faktörün doğrudan yansıması olarak değil. Çok sayıda neden arasında oluşan karmaşık bir etkileşimin sonucu diyebiliriz. Sosyal sınıf boyutunu vurgularken sürecin bu çok boyutlu ve karmaşık yönünü de göz ardı etmemeliyiz.

Medya ile paylaşılan kamuoyu yoklamaları genellikle partiler arasındaki oy dağılımlarına ilişkin bulgular sunuyor.  Ama bazen seçmenlerin nelerden etkilenerek tercihte bulunduğu konusunda da önemli bilgiler veriliyor. Söylediğimiz gibi oy verme davranışı kuşkusuz çok boyutlu ve çok karmaşık bir olgu.

Parti aidiyeti, lider, dünya görüşü, parti programı bu etkenlerin öncelikle ele alınması gereken boyutları. İktidarın performansından hoşnut olup olmama, gelecek beklentisi, vaatler, projeler, özellikle pragmatik seçmenlerin parti tercihleri üzerinde önemli rol oynuyor. Etnisite, feminizm, çevrecilik gibi toplumsal hareketlerden kaynaklanan ve siyaset üzerinde önemli etkiler yaratan unsurlar da var. Küreselleşmeye ve uluslararası göçlere tepki olarak yükselen ve popülist sağ tarafından da kullanılan bir milliyetçilik akımı da güç kazandı. Geleneksel etnik ve ulusal bağlılıklar da var. Son yıllarda oy verme davranışında duygusal boyutları da öne çıkartan bu tür siyasi hareketler öne çıkmaya başladı. Nihayet her seçimin kendine özgün bir gündemi, iklimi oluyor seçmenleri farklı yönlerde etkileyebilen. Kampanya teknikleri ve stratejilerini de elbet göz ardı etmemek gerek.


– Sanıyorum oy verme davranışları hakkında konuşurken kültürel kimlikler üzerinde yeterince, hatta belki gerektiğinden daha fazla duruyoruz. Katılır mısınız?

Kuşkusuz değindiğimiz tüm etkenler önemli. Evet, yalnız Türkiye’de değil son yıllarda tüm dünyada ağırlığı hissedilen kimlik temelli hareketler var. Din, ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet… Örneğin Türkiye’de Kürtlerin oyları en yüksek oranda Kürt siyasi hareketini temsil etmeye çalışan HDP’de toplanıyor. Aleviler ağırlıkla CHP’ye oy veriyor.

Ya da çevreyi ön plana çıkartan güçlü toplumsal hareketler. Bir başka önemli boyut kuşaklar. Türkiye’de ve tüm dünyada siyaset dünyası yeni kuşaklar, yani gençler konusu var. Nedeni bu genç kuşağın orta kuşaktan ve yaşça daha büyük olanlardan dünya görüşü, değerler, davranış biçimleri ve siyasi eğilim bakımından önemli farklılıklar göstermeye başlaması. Aynı düzeyde önemli bir gelişme feminist duyarlılıkların ve görüşlerin yaygınlaşması. Yani toplumsal cinsiyet boyutu. Tabii başka etkenler de var, yerleşim birimi büyüklüğü, bölgesel farklılıklar vesaire. Kuşkusuz ideolojik nedenler… seküler cumhuriyetçiler, dini muhafazakârlar, milliyetçiler, liberaller, Kürtler gibi.

Türkiye’de doğan yanılgı

– Bu etkenler eşit ağırlıkta mı yoksa bazıları daha mı ağırlıklı? Son yıllarda kültürel kimlikler boyutu üzerinde daha çok duruluyor ve son olarak da farklı kuşaklar üzerinde. Sosyal sınıf boyutu geri plana mı itildi?

Son yıllarda sizin de değindiğiniz gibi, Türkiye’de sosyo-ekonomik temelli oy verme davranışı daha az gündeme getiriliyor. Sınıflar, sosyal tabakalar konusu yani. Öncesinde siyasi analizlerin merkezine sosyal sınıflar konulurdu. Özellikle de emek-sermaye çatışması ekseninde. Artık sınıf ve ideolojik oy verme arasındaki bağ zayıfladı, deniyor. Avrupa’da emekçilerin sol partilere verdiği desteğin azalması örnek olarak gösteriliyor. Bu durum gelişmiş demokrasilerde popülizmin yükselmesi sürecinde açıkça görülüyor. Bununla birlikte sağ-sol eksenli ideolojik oy verme davranışı eskiden olduğu kadar açıktan değil ama arka planda devam ediyor. Aslında kültürel kimliklerle açıklanmaya çalışılan birçok davranışın arkasında sınıfsal etkenler olduğunu iddia edebiliriz.

Türkiye’de 1960’larda ve 70’lerde solda beklenti kırdan kente göç eden emekçilerin eninde sonunda bir ideolojik dönüşüm geçireceği, yani sola yöneleceği yönündeydi. 1970’lerde böyle de oldu ama sonrasında günümüze kadar devam eden bir kırılma yaşandı. Buradan da bir yanılgı doğdu: Emekçiler sola oy vermiyorsa oy verme davranışında sınıfın bir önemi kalmadı şeklinde. Hem sağda hem solda. Ama diyelim orta sınıflar ağırlıkla sola, yoksullar popülizme oy veriyor. Bu, siyasal davranışta sınıfsal kimliğin önemi kalmadı demek değildir. Tam tersine, sınıfsal bir davranışın tezahürüdür. Bakın çok benzer bir eğilimi gelişmiş demokratik ülkelerde görüyoruz. Orta sınıflar ve öğrenciler daha çok sola oy vermeye başladı buna karşılık işçi sınıfı içinde bir kesim sağa, popülist partilere kaydı. Şunu vurgulamak istiyorum. Oy verme davranışına sosyal sınıflar, alt sınıflar, tabakalar açısından bakmak daima önemli. Partiler arasında yaşanan rekabette oylarını artırmak için yarışan siyasi partiler analiz ve değerlendirmelerini sosyal sınıf boyutunu göz ardı etmeden  yapmalı.

“Türkiye artık bir ücretli emek toplumu”

– Türkiye’de toplumsal sınıfların, tabakaların oy verme davranışının ayrıntılarını konuşmaya geçmeden şu soruyu sorayım; Türkiye’de bu süreçleri de etkileyen hızlı bir sosyal ve ekonomik değişim süreci yaşanıyor. Bir sosyolog olarak, önce bu sürecin genel bir sosyolojik değerlendirmesini yapabilir misiniz?

Sorunuzu biraz açmak için şunları da soralım. Sayısal ağırlık ve ekonomik/toplumsal güç bakımından hangi toplum kesimleri küçülmekte ve zayıflamakta, hangi kesimler büyümekte ve yükselişe geçmekte? Ekonomik ve toplumsal değişimin lokomotifi olma rolünü üstlenecek ve Türkiye’nin geleceğini biçimlendirmede başat rol oynayabilecek toplum kesimleri hangileri? Bunlar aslında çok önemli siyasi sorular. Çünkü demokrasi mücadelesinde sağlam bir bakış oluşturmak sayısal büyüklükleri doğru hesaba katmak kadar toplumu ileriye, geleceğe taşıma potansiyeli yüksek olan dinamik toplum kesimlerini belirlemeye, onları iyi anlamaya ve onlarla yakın bağlar kurmaya bağlı. Onların tam ve kararlı desteğini alma ve daha da önemlisi potansiyel güçlerini siyasi olarak harekete geçirmeye bağlı. Çünkü siyaseti, toplumu ve ekonomiyi dönüştürmede bazı toplum kesimleri, sosyal sınıflar diğerlerinden daha önemli rol oynayabiliyor. Taşıyıcı ve dönüştürücü güçler bunlar. Örneğin AKP’nin yükselişinde ve seçmen tabanını yoksullar doğrultusunda genişletmesinde küçük ve orta çaplı ticaret ve sanayi sermayesi başat rol oynadı.

Önce en genel eğilimin altını çizelim. Türkiye’de yakın zamana kadar nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan çiftçi-esnaf-sanatkâr, yani kendi hesabına çalışanlar sayısal bakımdan küçülerek nüfusun dörtte biri düzeyine kadar gerilemiş duruma.

İkincisi, Türkiye genelinde nüfusun üçte ikiye ve İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde dörtte üçe ulaşan büyük bölümü artık ‘ücretli emek’ statüsünde. Türkiye artık bir ücretli emek toplumu.

Üçüncüsü, ücretli emek kategorisi içerisinde hem kol emekçilerinin, yani mavi yakalıların hem de ücret/maaş karşılığı çalışan beyaz yakalıların sayıları artıyor. Hem özel kesim hem kamu kesimi, hem sanayi hem hizmet kesiminde çalışan beyaz yakalılar. Bunlara uzmanlık sahibi, yüksek eğitimli, kendi hesabına çalışan ve genellikle başkalarını da çalıştıran beyaz yakalı profesyonelleri ekleyelim. En klasik örnekler doktor, avukat…

Diğer yandan resmi istatistiklerde de göründüğü gibi yüzde beşe yakın bir ağırlığa sahip olan KOBİ sahipleri, tüccarlar gibi girişimci orta sınırlar da var. Büyük sermaye önemli bir ekonomik, hatta eskisi kadar etkili olmasa da siyasi güce sahip. Önemli siyasi ve kararların alınmasında başat rol oynayabiliyor. Farklı araçlarla diğer toplum kesimlerinin siyasi tercihleri üzerinde önemli rol oynayabiliyor. Ama sayıca küçük oldukları için oy verme davranışları üzerinde fazla durulmayabilir. İçlerinde AKP’ye yakın bir kesim de var, muhalefete ve CHP’ye yakın olanlarda.

Neyin altını en kalın şekilde çizelim derseniz, en genel eğilim geleneksel orta sınıfı oluşturan çiftçi-esnaf-sanatkâr kesimi küçülürken ücretlilerin çoğalması. Mavi yakalılar ve beyaz yakalıların hızlı bir artış göstermesi ve en büyük toplum kesimi haline gelmesi.

Ücretliler, aralarındaki farklılıklar ve siyasi eğilimleri

– Ezici çoğunluğu ücretli emek oluşturuyor, dediniz. İşçi sınıfı deyince öncelikle aklımıza fabrika işçileri, mavi yakalılar geliyor. Buradan başlayalım. Nedir siyasi eğilimleri?

Ücretli kesimi değerlendirirken öncelikle iki temel ayrıma gitmemiz gerekiyor. Yani mavi yakalı dediğimiz kesimde. Örgütlü-örgütsüz, vasıflı-düşük vasıflı, formel ve kayıt dışı şeklindeki bölünme. Bu ayrıma çerçevesinde göre seçmen davranışında çok önemli farklar beliriyor.  Bir yanda yüksek vasıflı, eğitimli, yüksek ücretli ve genellikle orta ve büyük işletmelerde çalışan işçiler. Örgütlü, sendikalı, toplu pazarlık imkânına sahip. Bu işçilere ilişkin olarak çeşitli sosyolojik unsurları da dikkate almakta yarar var. Daha yüksek oranda büyük sanayi şehirlerinde yaşıyorlar. Eğitim ve gelir düzeyleri daha yüksek. Ve daha yüksek teknolojiler kullanan işletmelerde çalışıyorlar. Bu kesimde örneğin CHP kendi Türkiye oy ortalaması düzeyinde oy alabiliyor. Ama sosyal demokrat kimliğe sahip bir parti olarak kendi ortalamasının üzerinde oy alıyor olması gerekmez mi, diyebilirsiniz? Doğru, gerekir. Düşük oy veren bazı gruplardan daha fazla oy almanın önünde çok önemli engeller olabilir. İktidara yüksek oranda oy veren her toplum kesimi için geçerli olmayabilir ama ben örgütlü ve vasıflı işçilerden daha çok oy almanın önünde aynı derecede önemli engeller olmadığı görüşündeyim.

Şimdi diğer yanda ise bir başka büyük kesim. İşsizler, iş bulma umudunu kaybedenler ve asıl önemlisi çalışan yoksullar.

– Çalışan yoksullar deyince kimleri anlamalıyız?

Kuşkusuz her çalışan yoksul, işçi değil. Kendi hesabına çalışanlar da var. Evini geçindiremeyen esnaf da var, limon satan pazarcı da, evlere giden tamirci de. Bir işi olduğu halde geliri yoksulluk sınırının altında kalanlara ‘çalışan yoksullar’ deniyor. Çalıştığı halde temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlananlar. Burada söz konusu olan işsizler, engelliler değil, bir işte çalışan ama yoksulluk çizgisinin üstüne çıkamayanlar. Çoğu ücretli bunların. Asgari ücretin altında, asgari ücret karşılığı çalışanlar, hatta eve giren tek asgari ücretle geçinemeyenler.

– ‘İşsizler’ dediklerimizin bir kısmı da aslında çalışan yoksullar…

Çalışan yoksulların çok büyük bölümü örgütsüz. Önemli bir bölümü de kayıt dışı, güvencesiz. Belki sadece Yeşil Kart sahibi. Bir kısmı geçici, yarı zamanlı, mevsimlik, düzensiz işlerde çalışıyor. Küçük işletmelerde, merdiven altı atölyelerde, sokakta, ev hizmetlerinde. Türkiye’de son yıllarda ücretlerin ulusal gelir içindeki payı zaten azaldı, reel ücretler enflasyonun gerisinde kaldı. Gerek emek-yoğun sanayilerde çalışan ucuz emek gerekse düşük ücretli ve istikrar vaat etmeyen işlerde çalışan hizmet proleteryası. En zorda, en kötü durumda olanlar, işsizlerle birlikte çalışan yoksullar. Şunu da belirtelim. Ek geliri olmayan ve hane halkının tümünün işsiz olduğu aileler var ama çok az. Çünkü sıfır gelirle ve yardımlarla hayat sürdürülemez. Ailede birileri çok düşük gelire, günübirlik işlere dahi razı olarak çalışmak zorunda. Diğer bir deyişle dar yada geniş kapsamlı işsizlik kapsamında düşünenlerin önemli bir çalışan yoksullar.

Merkez sağ ve soldaki iki büyük partinin en büyük eksiği

– En yoksulların sola oy vermeye yatkın olduğu düşünülür. Ama böyle olmuyor, neden?

Sayıca esnaftan, çiftçiden daha kabarık bir kesim bu çalışan yoksullar. HDP dışında muhalefetin yeterince güçlü olmadığı hatta zayıf olduğu bir kesim bu. Ve uzun yıllar boyunca esnaf ve çiftçilerin yanı sıra AKP’ye yüksek oranda oy veren bir sınıf. Son yıllara damgasını vuran ekonomik darboğazların yarattığı sıkıntılar sonucu siyasi iktidara bu kesimden gelen destek bir ölçüde azalmış görünüyor. Ama CHP ve diğer ittifak partilerinin desteği de fazla artmış değil. Diğer bir deyişle AKP yoksul emekçilerden CHP ve İYİ Parti’ye kıyasla daha yüksek oranda oy almaya devam ediyor. Merkez sağ ve merkez solda yer alan iki büyük partinin büyük bir eksiği bu kesimden kendi ortalamalarının dahi altında oy alıyor olmaları. Oysa büyük bir potansiyel oy rezervi var burada.


İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı
ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu

“Muhalefet esnafa gösterdiği ilgiyi çalışan yoksullara gösterse…”

– O halde şunu sorayım; CHP ve muhalefet ne yapmalı bu kesimden daha çok destek almak için?

Aslında CHP’nin vaatlerinin ve projelerinin önemli mesajları ve hedefleri bu kitleye yönelik. Ama CHP’nin ve İYİ Parti’nin gündelik propaganda faaliyetlerinde ve söylemlerinde ister mavi, ister beyaz nüfusun üçte ikisini oluşturan işçilere yeterince yer verilmiyor. Hatta çalışan yoksullara. Bu kesimin adı da pek yok. Dolaylı olarak, örneğin asgari ücret söz konusu olduğunda, ya da Aile Sigortası gibi projeler kapsamında varlar ancak. Yoksullar olarak. Sınıfsal bir adları yok demek istiyorum.

Bir başka sorun da iletişim. Küçük işletmelerde çalışanlar, sokak satıcıları, evlerde çalışan kadınlar örgütsüz ve son derece dağınık. Bu örgütsüz ve dağınık kesime ulaşmak kuşkusuz kolay değil. Kaldı ki eğitim durumları nedeniyle yazılı, görsel ve sosyal medya vasıtasıyla ulaşmak diğer kesimlere göre daha güç. Üstelik siyasi parti liderleri ve siyasi parti örgütleri saha çalışması ya da vatandaşla görüşme faaliyetlerini büyük ölçüde çarşı alanı içinde tutarak, esnaf kesimi ile sınırlandırıyorlar. Evet, çalışan yoksulların bir bölümü için en önemli sorun olan asgari ücret üzerinde kararlılıkla duruluyor ama muhalefet esnafa gösterdiği ilgiyi aynı ölçüde çalışan yoksullara gösterse çok daha iyi sonuçlar elde edebilir. Nitekim Brezilya, Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerde bu dağınık kesimlere yönelik farklı örgütlenme biçimleri geliştirme konusunda önemli çalışmalar var. Örnekler var.

AKP bu kesime partiden çok muhafazakâr işverenler, sosyal yardımlar, mahalle örgütleri ve din adamları aracılığıyla daha fazla ulaşabiliyor. HDP’nin bu kesimde güçlü temsil ediliyor olmasının başlıca nedeni Kürt seçmenlerinin önemli bir bölümünün işgücünün düşük gelirli kesimlerinde çalışıyor olması. HDP de tıpkı AKP gibi çalışan yoksullardan daha yüksek oranda oy almayı başarıyor.

– Evet, gerçekten de parti liderlerinin ziyaretlerinin, alan çalışmalarının esnaf üzerinde yoğunlaştığını görüyoruz, neden böyle oluyor?

Kanaat önderleri, STK ziyaretleri de oluyor ama liderlerin ve politikacıların ziyaretleri ağırlıkla çarşı merkezli. Yani esnaf ziyaretleri. Bu ziyaretlerde alışveriş yapanlara da rastlanıyor. Ama gelip geçen kimselere olsa olsa selam veriliyor. Çarşı, siyaset dünyasının halkla temas halinde olduğunu kanıtlamaya çalıştığı en önemli mekân dersek çok da yanlış olmaz. Burada mesele görmek, görülmek. Gördük, görüldük mesajı vermek. Dikkat edin çarşı dışında, yani evde, fabrikada, büroda çekilen fotoğraflara nadiren rastlıyoruz.

Türkiye’de çarşı medya için de bir çekim seti gibi. Bir tezgâh, meyve, sebze fotoğrafı renkli bir arka plan oluşturuyor. Avantajı geçim sorunu ve hayat pahalılığı gibi sorunları en kestirme yoldan yansıtması. Bu kısa süreli ziyaretler sonucunda bilinen klişeler tekrarlanıyor. Medyada her defasında yeni bir habermiş gibi sürekli tekrarlanıyor. “Bıçak kemiğe dayandı”. “Esnaf kan ağlıyor”. “Fiyatlar can yakıyor”. “Vatandaş elim kırılsaydı diyor”. Esnafın da hoşuna gidiyor. Televizyona çıkma, fotoğrafta görünme tarafı var. Ama neticede ‘halk eşittir esnaf’ gibi bir mesaj verilmiş oluyor.


Esnafın evrimi ve oy yüzdesi içindeki yeri

– Bu ziyaretlerin siyasi karşılığı alınıyor mu?

Siyasi partilerin esnafa, esnaf sorunlarına, esnaf oylarına önem vermesi kuşkusuz önemli. Çünkü esnafın yalnız ekonomik değil çok önemli toplumsal işlevleri de var. Dolayısıyla burada siyasi propaganda ile ilgili söylediklerim siyasi partilerin seçmenle, toplumla ilişki kurma biçimine yönelik. Esnaf yok sayılsın demek istemiyorum. 

Esnafa gelince çarşı, İslam ülkelerinde dini değerlerin ve ilişkilerin mihrakı. Dini değerlerin ve görüşlerin de kalesi olagelmiş İslam ülkelerinde. Aynı zamanda geleneksel toplumlarda kentin en önemli iletişim merkezi. Toplumun kalbinin attığı, nabzının ölçüldüğü yer. Bugün Türkiye’de bazı küçük yerleşim birimlerinde bu özellikleri kısmen de olsa hâlâ görmek mümkün. Ama büyük yerleşim birimlerinde esnafın toplumla ilişkisi, belki birkaç mahalle dükkânı, berber, kahvehane vesaire dışında büyük ölçüde yalın alışveriş ilişkisine dönüşmüş durumda.

İkincisi, çarşıda faaliyet kolları artık çok farklılaştı, çok çeşitlendi. Özellikle büyük şehirlerde, turizm bölgelerinde seküler partilere oy veren ciddi bir esnaf kesimi var. Örneğin teknolojik ürünlerin satıldığı yeni bir esnaf profili çıktı. Artık her ana caddede varlar. Asıl önemlisi, yine merkezi caddelerde, sokaklarda sayıları hızla çoğalan ve gençliği, modernliği simgeleyen kafeler. Oralarda çalışanlar.

Üçüncüsü, bir de sayısal büyüklük konusu var. Çalışan kesim içinde esnaf zanaatkar kesimi yüzde 7-8 dolayında. Daha da düşüyor. Nedenler belli. Büyük marketler, AVM’ler, hatta son dönemde elektronik ticaret falan.  Esnaf kesiminin yaklaşık üçte biri zaten muhalefet partilerine oy veriyor. Diğer bir deyişle AKP’ye ve MHP’ye oy veren esnaf-zanaatkâr oranı Türkiye düzeyinde oyların yüzde dördü, beşi pek geçmiyor. Başkanlık her oy önemli ama potansiyel oy yüzdesi, örgütlü işçilere ya da çalışan yoksullara göre bir hayli düşük.

– Tarımın sorunları, hatta tarımın çöküşü sürekli dile getiriliyor. Kötüleşen koşullar kırsal kesimde siyasal davranışları nasıl etkiliyor?

İklim, coğrafya ve ekonominin bu ölçüde farklı olduğu bir ülkede tarımdan genel olarak bahsetmek zor. Çok farklı koşullarda yapılan tarımsal üretim kompozisyonu ve çok farklı bir tarımsal nüfustan türdeş bir bütün olarak bahsetmek doğru olmaz. Ama mevcut durum itibarıyla şunu da özellikle vurgulayalım. Uzayan kriz koşulları ve siyasi iktidarın tarımı geri plana iten ekonomik politikalarının sonucu çiftçiler çok zor günler yaşıyor. Hemen her yerde çiftçi kesimi ağır bir maliyet yükü altında ezilmekte. İlaç, gübre ve yakıt fiyatları özellikle emek-yoğun tarım yapan küçük ve orta çiftçileri derinden sarsmış durumda. Bazı bölgelerde toprağını bırakan kaçıyor. İşin bu yönü bakımından benzerlikler, ortak yönler farklıklara ağır basıyor.

Kırsalda ekonomik ve toplumsal değişim

Diğer sektörlerde olduğu gibi tarımda da büyük yapısal değişiklikler oldu. Ürün çeşidi arttı, artmaya devam ediyor. Bazı ürünler itibarıyla gerileme ve duraklama görülse bile bazı ürünlerde önemli üretim artışları oldu. İç ve dış piyasalarla yüksek düzeyde entegre olan sektörlerde modern işletmeler çoğaldı. Tarımsal üretim birçok ürün itibarıyla tarımsal sanayi ile iç içe geçti. Dikkate değer bir gelişme de, kentli orta sınıfın tarımsal yatırımlara yönelmesi. Yada çevre korunması, ulaşım ve ucuz gıda ürünleri bakımından büyük önem taşıyan kentsel tarım gelişmekte. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin öncülük yaptığı kentsel tarım diğer belediyeler tarafından da giderek benimsenmekte.

Tarımın ve tarımsal nüfusun farklılaşması

Başta geniş İç Anadolu ve Doğu Anadolu olmak üzere tarla üretiminin hakim olduğu bölgelerde köyler boşaldı, nüfus yaşlandı, yoksullaştı, tarlalar ekilmiyor, Doğu’da hayvancılık çöktü. Diğer yandan tarımsal nüfus kendi içinde daha da farklılaştı. Bu nüfus içinde sadece mülk sahibi çiftçiler değil, topraksız köylüler, tarım işçileri, gezici tarım işçileri de bulunuyor. Yani tarımda çalışanların tümü kendi hesabına çalışan çiftçiler değil. Özellikle çiftçi olarak görünen ve ailesi köyde yaşayan çiftçi nüfusun önemli bir bölümü kentlerde ücret karşılığı çalışıyor. Öylesine ki binlerce köyün ana geçim kaynağı, başta inşaat olmak üzere, yılın önemli bir bölümünü köy dışında geçiren ücretli işçilerin kazançları. Tarımda çalışan sayısı 5,5 milyon olarak görülüyor. Çalışan nüfusun yüzde 16’sı tarımda çalışıyor. Ama üçte birinden fazlası kendi hesabına çalışan çiftçi değil, ücretli işçi. Farklı kesimlerin, grupların, yörelerin sorunları da talepleri de çok farklı. Oysa siyaset dünyasında genellikle türdeş bir çiftçi kesimi varmış gibi konuşuluyor.

Tarımsal kesimde oylar coğrafi eksende bölünüyor

Çok partili hayata geçildikten sonra kırsal bölgelerde merkez sağ partilerin hakimiyeti öne çıktı. Derken son 30-40 yılda onun yerini dini ve milliyetçi muhafazakârlık almaya başladı.  AKP kırda ağırlıkla temsil edildi. Aynı zamanda tahıl üretimin hakim olduğu geniş İç Anadolu’da muhafazakar milliyetçilik ikinci büyük siyasi güç haline geldi. Köylerde, şehirlerde çözülmeye yüz tutan güçlü cemaat ya da mahalle baskısının ağırlığı kırda hâlâ  hissediliyor. Güneydoğu ve Doğu kırsalında ise HDP’nin nüfuzu var. Karadeniz dışında kıyı bölgeleri ama özellikle Ege, Trakya ve Akdeniz kırsalında CHP ve İYİ Parti daha güçlü. Karadeniz, geniş İç Anadolu ve hatta Güney Marmara’da AKP birinci parti. Türkiye’de genel olarak gördüğümüz seçmen coğrafyası haritasını kırsal Türkiye’de de neredeyse birebir görmek mümkün. Bu coğrafi farklılıklar iklim ve ekonomik yapı ile sınıfsal farklılıklar önemli ölçüde örtüşüyor.


Cumhurbaşkanı Erdoğan, , ASELSAN Konya Silah Sistemleri Fabrikası’nın açılışı için Ekim 2022’de sahnede

– Siyasi iktidar ve muhalefet bakımından nasıl bir tablo ve ne gibi sonuçlar çıkıyor ortaya?

AKP kırsal kesimde birinci parti olmayı sürdürüyor. Ama tarımda görülen yapısal değişiklikler, içinden çıkılamayan ekonomik kriz ortamı ve AKP iktidarının uyguladığı tarım politikasının bazı olumsuz sonuçları bu üstünlüğü sarsmaya başladı. Günümüzde AKP’nin tarım politikası enine boyuna eleştiriliyor. Ne olursa olsun sonuçta tarımsal oyların biraz daha dengeli dağılacağını, yani muhalefetin biraz daha güçleneceğini söylemek mümkün.

Kırsal kesimin muhafazakarlığın kalesi olduğu ve bu nedenle kırsal kesimden oy almanın başta din, kültürel iletişim kanalları vasıtasıyla mümkün olacağı düşünülüyor. Oysa ekonomik sorunlar, tarım işçilerin sayılarının artması, rasyonel işletmelerin yaygınlaşması kırsal kesimin büyük bölümünde seçmenlerin sosyal ve ekonomik politikaları öne çıkartmaya başladığını gösteriyor. Altı partinin açıkladığı ortak bildirgede çok sayıda tarımsal reform vaadi ve proje sunuluyor. Ama bunun ötesine giden bütünsel ve sistematik bir tarım politikası ortaya konuldu diyemeyiz. Yani ‘tarım çöktü’ söylemini de içeren ve onu aşan iyi çalışılmış, ikna edici yeni bir söyleme ihtiyaç var. Böyle bir söylemin geçmişte örnekleri var. Bugün için de aynen geçerlidir demiyorum ama 1970’lerde Ecevit’in tarım ve tarımsal politika söylemi gibi.


1970’li yıllar; Bülent Ecevit, Karaman’da

“Sol ve merkeze yakın homojen bir beyaz yakalı kesimden söz edemeyiz”

– Hızla büyüyor, dediğiniz beyaz yakalılara dönelim. Dinamik, geleceğe dönük, taşıyıcı sınıflar üzerinde ayrıca durmamız lazım, demiştiniz. Beyaz yakalılar bu gruba dahil mi?

Aklımda öncelikle vardı, doğru. AKP iktidara geldikten sonra dini muhafazakâr görüşlere sahip beyaz yakalıların sayıları hızla arttı. İslami burjuvazi, yandaş sermaye, muhafazakâr girişimci orta sınıf ne derseniz deyin bu kesimden söz etmiyorum şu anda. Bürokraside, AKP’li belediyelerde, özel sektörde, medyada, okullarda ve üniversitelerde çalışan yüksek eğitimli beyaz yakalılar. Memurlar, özel sektörde çalışanlar, kendi hesabına çalışan profesyoneller. Artık eskiden olduğu gibi masif olarak sol ve merkez partilere yakın ve onlara destek veren homojen bir beyaz yakalı kesimden söz edemeyiz. AKP iktidarı döneminde bir kısmı orta öğretimini dini okullarda tamamlayan, dini muhafazakârlığı öne çıkaran geniş bir kesim var.

Beyaz yakalılar ve bilgi ekonomisi

Bununla birlikte beyaz yakalıların daha büyük bölümü, bu kapsamda yer alan bazı meslek grupları, toplumsal tabakalar CHP’ye ve kurulduktan sonra İYİ Parti’ye diğerlerine kıyasla daha yüksek oranlarda oy veriyor. Dünyada tarım ve sanayi toplumlarından sanayi ötesi ya da bilgi toplumuna doğru ilerledikçe çalışan nüfus içinde en hızlı büyüyen kesim beyaz yakalılar. Nitekim gelişmiş ülkelerde çalışan nüfusun en büyük kesimi artık esnaf, çiftçi hatta mavi yakalı işçiler değil beyaz yakalılar. Türkiye’de durum henüz böyle değil ama istihdam yapısı hızla bu yönde değişiyor.

– Genel hatları ile ortaya koyduğunuz bu toplumsal değişim süreci ve sosyal sınıf kompozisyonu karşısında siyasi partiler ve daha açık bir ifadeyle muhalefet partileri ne yapmalı?

Siyasi partiler yarışta oylarını artırmak, yarışta öne geçmek ve iktidara gelmek için her toplum kesiminden destek almak zorundadır. Hele başkanlık sistemi, siyasi partiler ve başkan adayları için bir toplum kesimine sırt çevirme gibi bir lüksü tamamen ortadan kaldırdı. O nedenle esnaf, çiftçi, işçi, işveren, emekli, öğrenci demeden her kesime ulaşmak zaruret halini aldı. Nasıl olmasın ki? Bizim burada ancak en genel hatlarıyla üzerinde durduğumuz her bir kesim yüz binler değil milyonlarca seçmenden oluşuyor. Dolayısıyla bunların en alt segmentlerine seslenmek, onlara mesajlar vermek, onlarla ilişkiler kurmak gerekiyor.

Bu yeterince yerine yapılıyor mu? Bir bakıma fazlasıyla yapılıyor diyebiliriz. Siyasi partiler seçim bildirgelerinde kamyonculardan orman köylülerine, apartman bakıcılarından taşeron işçilere yönelik onlarca kesime somut vaatte bulunuyorlar. Ama çoğu zaman bunlar kâğıt üstünde ya da seçim konuşmalarında, broşürlerde kalıyor. İçlerinde pek azı seçmene ulaşıyor. 2015 Haziran seçimlerinde CHP’nin ortaya attığı, sonrasında başta AKP diğer partilerin de neredeyse kopya ettiği temel vaatler gibi. Emeklilere çift ikramiye, taşeron işçiler, asgari ücret falan. Etkili de oldu, çünkü siyasi iktidar bunları istenildiği biçimde olmasa da uyguladı. Ama aynı seçimde farklı kesimlere yönelik ortaya konan iki bin dolayında somut vaadin çoğu yada duyulmadı, ya da etkili olmadı.

“Her kesime ulaşmak, ama hedefleme yapmak…”

Bu da gösteriyor ki bir siyasi partinin mutlaka göz önünde bulundurması gereken ikinci bir altın kural var. Her kesime ulaşmak… her kesim için eşit zaman ayırmak, eşit maddi kaynak ayırmak demek değildir. Çünkü bir siyasi partinin kaynakları daima kısıtlıdır. Devlet kaynaklarını kendi kaynakları gibi kullanan mevcut iktidar partisi bir ölçüde de olsa istisna. Yani seçimlerde bu kıt kaynaklar en rasyonel, en doğru biçimde ve de en gerekli yerler için kullanılmalıdır. Bu bize kampanyada hedeflemenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

– Hedeflemenin önemini vurguluyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Soyut ya da genel bir örnek vereyim. Kamuoyu yoklamalarında üç tür seçmen görülür. Birincisi, çekirdek seçmen, sadık seçmen. Bunlar partiye, parti ideolojisine bağlı seçmenlerdir. Ama bunları çantada keklik gibi görmek de yanlıştır. Bağlılıklarını ve motivasyonlarını artırmak için çalışılmalıdır. İkincisi, “asla oy vermem” diyen seçmenler. Onlara da gidilmelidir ama fazla kaynak ayırmadan. Çünkü asla demelerinin arkasında değiştirilmesi çok zor nedenler vardır. Kısa süre içinde kırılması güç kuvvetli önyargılar vardır. Üzerinde en çok çalışılması gereken, kaynakların en çok aktarılması gerekenler, geçmişte başka partiye oy vermiş de olsa halihazırda uzak da durmayan seçmenlerdir. Çünkü onların kazanılması olasılığı daha yüksektir. O halde şu soru önem kazanıyor. Bir siyasi parti kendisine oy vermeye en yatkın yeni seçmenleri hangi sosyal sınıflar, hangi sosyal tabakalar arasında aramalıdır?

– Biraz somutlaştırabilir miyiz?

Oyların en çok artırabileceği kesimler, genellikle bir partinin en az değil daha çok oy almakta olduğu toplum kesimleridir. AKP bugün şöyle bir sorunla karşı karşıya. 2018 seçimlerine göre beş, altı, 2015 Kasım seçimlerine göre 12, 13 dolayında oy kaybetmiş durumda. Yapmaya çalıştığı, aslında kendisinden kopan ve kendisine mesafeli duran kararsız seçmenleri yeniden kazanmak. Burada hedef grup en çok yüzde 15 düzeyinde bir kütle. Bunlar geçmişte AKP’ye oy veren ama özellikle geçim sıkıntısı, hayat pahalılığı nedeniyle iktidardan hoşnut olmayan seçmenler. Çoğu çiftçi, çarşı esnafı ve çalışan yoksullar arasında. Dikkat ederseniz son zamanda yürütülen seçim ekonomisi de bu kesimleri hedefliyordu. Asgari ücrete yüzde 55 zam. Sosyal yardımların artırılması.

“Kaynağı, en az oy alınan kesimlere yöneltmek yanlış”

– Peki muhalefet partileri, örneğin CHP hedeflemede nasıl bir strateji izlemeli?

Cumhurbaşkanlığı seçiminde yurdun dört köşesini, ülkenin her kesimini, her vatandaşını kucaklıyorum demek ve bu hissi uyandırmak gerekiyor. Ama cumhurbaşkanlığı seçiminde hedefleme prensipleri dikkate alınmalı. Siyasi partilerde şöyle bir anlayış oluyor:  Oy aldığımız kesimlere ve yerlere değil en az oy aldıklarımıza bakalım. Seçmen davranışına ilişkin bütün bilimsel bulgular ve stratejik deneyimler bunun tersini öneriyor. Yani bir siyasi partinin kaynaklarını öncelikle ve ağırlıkla en az oy aldığı yerlere yöneltmesinin doğru olmadığını. Bunu söylemek çok gayret edilirse hiç getirisi olmaz demek değil. Ama getirisi diğerlerine göre daha düşük olur. Diğer yandan diyelim Türkiye oy ortalaması yüzde 25 olan CHP, bir ilçeden bu oranda ve bunun üzerinde oy alıyorsa o ilçede geniş bir taraftar kitlesi ve siyasi güç temeli oluşturmuş demektir. Geride kalan yüzde 75’e, 65’e ulaşmayı kolaylaştıracak güçlü bir altyapı mevcut demektir. Nitekim oylarını artırdığı tek seçimde, yani 2011 seçimlerinde CHP oyları en yüksek oranda, en yüksek oranda oy almakta olduğu 75 ilçede artmıştı. Buna karşılık yüzde beşin altında oy aldığı ilçelerde oyları ya sabit kalmış ya da düşmüştü.

‘CHP yüzde 25’i geçemez’ diye bir yerleşik düşünce var. Bu düşüncenin uzantısında şu teşhis yatıyor. Muhafazakârların ve Kürtlerin CHP’ye oy vermiyor olması. Kürt seçmenlerle ilgili durumun açıklanması zor değil. Hiçbir partinin bu koşullarda Kürt oyların en büyük dilimini elde eden HDP’den büyük bir kesim koparması mümkün görünmüyor. Muhafazakârlar konusuna gelince… Çok büyük bir kütle, seçmenlerin neredeyse üçte ikisi muhafazakâr gibi bir kanaat oluşturuldu. Ve öyle olunca CHP’nin yapması gereken de siyasetini bu türdeş muhafazakâr kitleye göre tanımlamak diye düşünüldü. Oysa büyüklüğü küçüklüğü bir yana, bu muhafazakâr kitlenin oyları için yarışan başta AKP, dört beş siyasi parti var. Hatta yenileri devreye giriyor.

AKP’li politikacılar, düşünürler ve yazarlar bu muhafazakâr okyanus iddiasını gerçeğin ta kendisiymiş gibi görüyor ve böyle göstermeye çalışıyor. Ama bu iddia ne kadar doğru, enine boyuna tartışmak lazım. Bir kere araştırmalar bu kesimin bu ölçüde büyük olduğu yönündeki görüşü doğrulamıyor. Örneğin gençler arasında ‘dini muhafazakârım’ diyenler yüzde 20’yi, orta yaş grubunda ise yüzde 30’u geçmiyor. Ki bunların çoğunluğu katı değil ılımlı yada geleneksel dini muhafazakar. Kavgada döğüşte gözü olmayan, namazında niyazında, işinde gücünde eski deyimle “mazbut” insanlar. Tabi muhafazakar kesimin dışında çok daha büyük bir kesim var. Atatürkçü, milliyetçi, seküler, modern, ulusalcı, milliyetçi, merkez sağcı, liberal, solcu, Kürt siyaseti taraftarı vesaire. Tabi muhafazakarların önemli bir bölümü Atatürkçü, milliyetçi de oluyor. 

Kısacası Türkiye’de türdeş bir muhafazakâr okyanusu yok. Ve bu okyanustan “laikçi” CHP’ye oy çıkmaz. Oysa araştırmalar ılımlı, muhafazakarlar, geleneksel muhafazakarlar, laik dindarların yalnızca SP’ye ve AKP’den kopan partilere değil, İYİ Parti’ye CHP’ye de oy verdiğini gösteriyor. Örneğin, bir Anadolu kasabasında yaşayan, yaşam tarzı itibarıyla, namazında, niyazında, orucunda, evinin duvarında Atatürk resmi asılı, milli hassasiyetleri güçlü, babadan dededen sadık CHP seçmenleri var. Şu doğru; katı dini muhafazakârlar ya da İslamcılar ağırlıkla AKP’ye oy veriyor. Ama bunların toplamı da yüzde 20’nin üsütnde değil.

Üçüncüsü, diğer siyasi kimlikler karşısında bu kimlikler giderek küçülüyor. Seçmen tabanındaki ağırlığı azalıyor. Atatürkçüler, seküler modernler, özgürlükçü demokratlar, Kürtler, çevreciler, feministler. Farklı partilere dağılan bu kesimlerin oyları çok daha fazla.

Seçmen tabanındaki dinamik kesimleri seferber etmek

Aynı durum toplumsal sınıflar için de geçerli. Şayet oy ortalaması yüzde 25 iken CHP, eğitimli ve vasıflı kesimden yüzde 35 oy alıyorsa o kesimde oylarını daha çok artırabilir demektir. Evet, yüzde 35 almış ama oy vermekte olan kesimle benzerlikler gösteren yüzde 65 daha vardır. Bu grupta yüzde 10 oy artırmak Türkiye düzeyinde artı iki puan demektir. Eğitimli, beyaz yakalılar, kendi hesabına çalışan profesyoneller, teknisyenler, yüksek teknoloji kullanan kesimlerde çalışan örgütlü işçiler. Yukarıda sıralanan birinci kesimden yani esnaf-zanaatkâr-çiftçiden beyaz yakalılara doğru ilerledikçe işgücünün eğitim düzeyi yükselmekte ve her bir basamakta CHP ile İYİ Parti’nin oyları artmaktadır. Tersine Cumhur İttifakı ve AKP’nin oyları ise azalmaktadır. Tabii olay beyaz yakalılarla sınırlı değil. Kanımca diğer sosyal sınıflar arasında bir öncelik verilecekse önce örgütlü işçiler diyebiliriz. Ve daha zor olmakla birlikte çalışan yoksullar.

– Taşıyıcı sınıf diye sormuştum…

Burada altı çizilmesi gereken nokta şu. CHP’nin ve muhalefetin tabanında güçlü olarak temsil edilen beyaz yakalılar, profesyoneller ve dinamik girişimciler oyların düşük olduğu işçi ve yoksul işçi tabanında oy artırmak için çalışabilirler, seferber olabilirler. Ve de çok etkin rol oynayabilirler. Diğer bir deyişle muhalefetin seçmen tabanını genişletmesi, mevcut seçmen tabanında yer alan dinamik kesimleri otoriter sistemin yeniden demokratikleşmesi mücadelesinde en üst düzeyde seferber edebilmesine bağlıdır. Edilebilirler mi? Bu siyasi partiye bağlı. Bu kesimin deprem bölgesinde ve bulundukları yerlerde ne kadar büyük işler yapabileceklerini deprem sonrasında gördük. Ben seçimlerde bu kesinin yeni katılım biçimleri ile başı çektiği bir toplumsal hareketin seçimin kaderini etkileyebileceği kanaatindeyim. 

Yarın: Beyaz yakalılar toplumdan kopuk bir elit azınlık mı? AKP halkın partisi mi? Türkiye’de beyaz yakalı vasıflı işgücünün siyasetteki özgül ağırlığı…

Prof Sencer Ayata ile Türkiye ve Dünya, Toplum ve İnsan

Pandemi sonrası dünya | Prof. Sencer Ayata: Ufukta, gücünü bilimden alan uzman otoritesinin, siyasi otoritenin önüne geçeceği yeni bir aydınlanma görünüyor

Yoksulluk ve Eşitsizlik | Prof. Sencer Ayata: Sokak hareketlerinin ortak noktası eşitsizlik; kaynama noktası ise yoksulluk, dışlanma, ayrımcılık, ötekileştirme

Gençlik 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: Z kuşağı türdeş mi, ‘medya tekeli’ nasıl kırılıyor, Y kuşağından sonra Z kuşağı da AKP’den uzaklaşıyor mu?

Gençlik 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Genç kesimde modernlik ve laiklik, dindarlık ve muhafazakârlığın önüne geçti; muhafazakâr alanda İslamcılık gerilerken milliyetçilik öne çıkıyor

İttifaklar 1. parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor: ‘Yeni anayasa’ manevrası ne sonuçlar üretebilir; partilerin ittifaklar içindeki durumları ne, CHP otoriterleşmeye karşı neden kritik bir önem taşıyor?

İttifaklar 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Oy kaybı yaşayan MHP reformlar konusunda düşünüldüğünden esnek davranabilir; CHP ve İyi Parti seçmenleri arasında geleceği temsil eden ve hızlı büyüyen nüfus öne çıkıyor

Kutuplaşma 1. parça |Prof. Sencer Ayata: Muhafazakâr mahalle ile mahallenin çocukları arasında giderek belirginleşen bir fay hattı oluşuyor

Kutuplaşma 2. parça | Prof. Sencer Ayata: Başkanlık anayasası iktidara dışlayıcı otoriterlik, muhalefete çoğulculuk, Türkiye’ye ise sertleşen kutuplaşma getirdi

Dünyada ve Türkiye’de sosyal demokrasi 1. parça | Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor: Almanya seçimleri yeni bir sol dalgayı mı haber veriyor?

Dünyada ve Türkiye’de sosyal demokrasi 2. parça | Prof. Dr. Sencer Ayata: 1980 sonrası uygulanan neo-liberal politikalar Latin Amerika’da solu, Türkiye’de ise AKP’yi iktidara taşıdı!

Dünyada ve Türkiye’de sosyal demokrasi 3. parça | Prof. Dr. Sencer Ayata anlatıyor; CHP sosyal demokrat mı, sorunları ve imkânları ne, gündeminde ne olmalı?

Yolsuzluk ve yozlaşma 1.parça | Prof. Sencer Ayata anlatıyor; Türkiye, Yolsuzluk Endeksi’nde AKP döneminde nasıl 54. sıradan 96. sıraya geriledi; yozlaşmanın yöntemleri ve yaygın olduğu alanlar neler?

Yolsuzluk ve yozlaşma 2. parça | Prof. Ayata: Türkiye’de ahbap-çavuş kapitalizmi işliyor; kayırmacı gelir ve servet transferleri, sosyal yardımlara ayrılan kaynakları geçti!

Manevi çöküntü 1. Parça | Prof. Sencer Ayata: AKP iktidarı ‘ahlaki üstünlük ve manevi kalkınma’ adı altında dokunulmazlık zırhı oluşturdu; kendilerinde her istediklerini yapma icazeti buluyorlar!

Manevi çöküntü 2. Parça | Prof. Sencer Ayata: AKP ‘manevi kalkınma’ iddiasıyla yola çıktı, ancak Türkiye toplumsal ve psikolojik çöküşe sürüklendi; elde dünyanın en karamsar ve mutsuz ülkelerinden biri var!

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*